Satın Aldığın Yazılım Neden Artık Gerçekte Senin Değil?

Eskiden bir yazılım satın alırdınız.

Parasını verirdiniz.

Programı kurardınız.

Sonra kullanırdınız.

İnternet kesilse de kullanırdınız. Şirketin sunucusu kapansa da kullanırdınız. Şirket yeni bir iş modeline geçse de kullandığınız sürüm bilgisayarınızda dururdu.

Şimdi ise “satın almak” kelimesinin anlamı biraz değişti.

Parasını veriyorsunuz.

Hesap açıyorsunuz.

Lisansı etkinleştiriyorsunuz.

İnternete bağlanıyorsunuz.

Şirketin sunucusuna bağlanıyorsunuz.

Aboneliği yeniliyorsunuz.

Sonra program size izin verirse kullanıyorsunuz.

Yani aslında yazılımı satın almıyorsunuz.

Kullanma hakkını kiralıyorsunuz.

Parasını verdiğin program neden sana ait değil?

Buradaki en büyük numara kelimelerde.

Şirketler size genellikle yazılımın kendisini değil, yazılımı kullanma lisansını satıyor.

Teknik olarak bu elbette yeni bir şey değil.

Fakat modern yazılım dünyasında bu lisans anlayışı giderek daha sıkı hale geldi.

Artık sadece “Bu yazılımı kullanamazsın” denmiyor.

“Bu cihazda kullanamazsın.”

“Bu kadar cihazda kullanabilirsin.”

“Bu özellik için başka lisans lazım.”

“Bu sürümü kullanmak için aboneliğin aktif olmalı.”

“İnternet bağlantısı gerekli.”

“Önce hesabına giriş yap.”

“Sunucularımıza bağlanamıyorsan kusura bakma.”

Bütün bunların sonunda ortaya ilginç bir tablo çıkıyor.

Parayı siz veriyorsunuz.

Ama kontrol hâlâ şirketin elinde.

Eskiden kutuyu alırdın, şimdi hesap satın alıyorsun

Eski yazılım modelinde kutuyu açardınız.

CD’yi takardınız.

Kurulum yapardınız.

Seri numarasını girerdiniz.

Program bilgisayarınızda kalırdı.

Şirket ertesi gün ortadan kaybolsa bile elinizdeki sürüm çalışmaya devam edebilirdi.

Bugün ise birçok ticari yazılımda hesabınız yazılımın kendisinden daha önemli hale geldi.

Şirketin hesabınızla ilgili bir problemi varsa programı kullanamayabilirsiniz.

Şirket lisans sistemini değiştirirse etkilenebilirsiniz.

Sunucu tarafında bir sorun çıkarsa etkilenebilirsiniz.

Aboneliğiniz biterse özellikler kapanabilir.

Hatta bazı durumlarda yıllardır kullandığınız yazılımın çalışması için şirketin hâlâ ayakta olması gerekir.

Bu noktada satın aldığınız şeyin gerçekten yazılım olup olmadığını sormak gerekiyor.

Çünkü yazılım bilgisayarınızda duruyor olabilir.

Ama anahtar şirketin cebinde.

Abonelik modeli neden bu kadar seviliyor?

Çünkü şirketler açısından mükemmel.

Bir kere satıp müşterinin yıllarca aynı sürümü kullanmasını beklemek yerine, müşteriden düzenli ödeme alıyorsunuz.

Bu ay ödüyor.

Gelecek ay ödüyor.

Seneye ödüyor.

Sonra fiyatı artırıyorsunuz.

Müşteri hâlâ ödüyor.

Bir özellik ekliyorsunuz.

Yeni paket çıkarıyorsunuz.

Yeni fiyatlandırma yapıyorsunuz.

Bir süre sonra kullanıcı yazılımı bırakmak istese bile bırakamıyor.

Çünkü bütün iş akışı o yazılıma bağlanmış durumda.

İşte burada yazılım basit bir araç olmaktan çıkıyor.

Bağımlılık haline geliyor.

“İptal edebilirsin” demek gerçekten özgürlük mü?

Şirketlerin buna vereceği cevap hazır:

“İstemiyorsanız aboneliğinizi iptal edebilirsiniz.”

Ne kadar cömert.

Elbette iptal edebilirsiniz.

Fakat yıllardır kullandığınız dosyalar, projeler, iş akışları ve alışkanlıklar o yazılıma bağlıysa işler o kadar basit değildir.

Bir profesyonel için kullandığı yazılımı değiştirmek sadece başka bir program indirmek anlamına gelmez.

Yeni arayüz öğrenmek gerekir.

Dosyaları taşımak gerekir.

Alternatif program bulmak gerekir.

Eklentileri yeniden kurmak gerekir.

Ekibin alışkanlıklarını değiştirmek gerekir.

Bazen dosya formatlarıyla uğraşmak gerekir.

Yani şirket size teorik olarak özgürlük bırakmıştır.

Pratikte ise kapının önüne bir duvar örmüştür.

Yazılımı kullanmak için neden sürekli internet gerekiyor?

İnternet bağlantısının zorunlu hale gelmesi de ayrı bir komedi.

Tek kişilik bir masaüstü uygulaması.

Bilgisayarınızda çalışıyor.

Dosyalarınız bilgisayarınızda.

Programın yaptığı işlem bilgisayarınızda gerçekleşiyor.

Ama yine de şirketin sunucusuna bağlanmanız gerekiyor.

Neden?

Çünkü lisans kontrolü.

Çünkü hesap doğrulama.

Çünkü abonelik.

Çünkü bulut.

Çünkü “modern deneyim”.

İnternet gider.

Program çalışmaz.

Sunucu gider.

Program çalışmaz.

Şirket lisans sistemini değiştirir.

Program çalışmaz.

Şirket ürünü kapatır.

Geçmiş olsun.

Bu durumda yazılım sizin bilgisayarınızda olmasına rağmen aslında tam anlamıyla sizin kontrolünüzde değildir.

Şirket isterse kullandığın ürünü değiştirebilir

En sinir bozucu taraflardan biri de bu.

Bir yazılımı yıllarca kullanırsınız.

Arayüzünü öğrenirsiniz.

Kısayollarına alışmışsınızdır.

İş akışınızı onun üzerine kurmuşsunuzdur.

Sonra şirket yeni bir sürüm çıkarır.

Arayüz değişir.

Menüler taşınır.

Sevdiğiniz özellik kaldırılır.

Kullandığınız seçenek başka bir yere konur.

Yeni özellikler gelir.

Bazı özellikler başka pakete taşınır.

Ve size bunun adı söylenir:

“Yenilik.”

Siz ise bilgisayarın karşısında yıllardır kullandığınız programı yeniden öğrenmeye çalışırsınız.

Çünkü yazılımı satın almış olabilirsiniz.

Ama yazılımın geleceğine siz karar vermiyorsunuz.

Güncelleme bazen zorunlu hale geliyor

Bir başka güzel sistem de zorunlu güncellemeler.

Eskiden güncelleme yapıp yapmamak büyük ölçüde sizin tercihinizdi.

Şimdi bazı yazılımlar size fazla seçenek bırakmıyor.

Yeni sürüm geliyor.

Kur.

Yeni lisans sistemi geliyor.

Kabul et.

Yeni hesap sistemi geliyor.

Giriş yap.

Şirketin belirlediği şekilde kullan.

Çünkü yazılımın sahibi siz değilsiniz.

Siz sadece şirketin güncel kullanım şartlarına uyan bir kullanıcı olduğunuz sürece yazılımı kullanabiliyorsunuz.

En güzel tarafı: Fiyatı da şirket belirliyor

Satın aldığınız fiziksel bir ürünün fiyatını değiştirmek için şirketin elinde sihirli bir düğme yok.

Televizyonu 10 yıl önce aldınız.

Bugün şirket “Bu televizyonu kullanmaya devam etmek için aylık ödeme yapın” diyemez.

Ama yazılımda bunu yapabilirsiniz.

Çünkü ürün fiziksel değil.

Lisans modeli esnek.

Abonelik modeli esnek.

Sunucu kontrolü şirketin elinde.

Ve kullanıcı bir kez sisteme girdikten sonra düzenli ödeme modeli oldukça cazip hale geliyor.

Bugün 20 dolar.

Yarın 25.

Sonra 30.

Sonra yeni özellikler için üst paket.

Bir bakıyorsunuz, yıllar içinde yazılımın kendisinden çok yazılımın kullanım hakkına para vermişsiniz.

Kullanıcı neden buna razı oluyor?

Çünkü alternatif bazen gerçekten zor.

İyi bir yazılıma alışıyorsunuz.

İşiniz onun üzerine kuruluyor.

Dosyalarınız onun formatında.

Eklentileriniz ona göre.

Çalışma düzeniniz ona göre.

Sonra şirket abonelik modeline geçiyor.

Ne yapacaksınız?

Başka programa mı geçeceksiniz?

Bütün sistemi baştan mı kuracaksınız?

İşte şirketlerin avantajı burada.

Sizi sadece ürünle değil, alışkanlıkla bağlıyorlar.

Bir kere sisteme yerleştiğinizde çıkış maliyeti yükseliyor.

Yazılımın sahibi kim?

Asıl soru belki de bu.

Bir yazılım için yıllarca ödeme yaptıysanız ve aboneliğiniz bittiğinde yazılımı kullanamıyorsanız, gerçekten ne satın aldınız?

Bir ürün mü?

Yoksa geçici bir kullanım hakkı mı?

Eğer program bilgisayarınızda duruyor ama lisans sunucusu izin vermediği için açılmıyorsa, kontrol kimde?

Siz paranızı verdiniz.

Ama şirket erişimi kapatabiliyor.

Siz dosyalarınızı oluşturdunuz.

Ama dosyaları açmak için programa bağımlısınız.

Siz yıllarca kullandınız.

Ama şirket yarın fiyatlandırmayı değiştirebilir.

Bu durumda “satın aldım” kelimesi giderek garip bir anlam kazanmaya başlıyor.

Yazılım dünyasının en büyük ironisi

Teknoloji bize daha fazla özgürlük getirecek diye düşünüyorduk.

Fakat ticari yazılım dünyasında başka bir şey ortaya çıktı.

Programlar daha gelişmiş hale geldi.

Ama kullanıcıların program üzerindeki kontrolü bazı durumlarda azaldı.

Eskiden programı bilgisayarınıza kurardınız.

Şimdi hesap açıyorsunuz.

Eskiden lisans anahtarınız olurdu.

Şimdi aboneliğiniz var.

Eskiden sahip olduğunuz sürümü yıllarca kullanabilirdiniz.

Şimdi şirketin desteklediği sisteme bağımlısınız.

Eskiden yazılımı satın alırdınız.

Şimdi kullanma hakkını kiralıyorsunuz.

Ve bütün bunlar o kadar normal hale geldi ki artık kimse garipsemiyor.

Belki de en büyük başarıları da bu.

Size ait olmayan bir şeyi satın aldığınızı düşündürmek.

Yorum Bırak