Kulaklık Değişince Her Şeyi Duymaya Başlayanlar

Kulaklık alıyorsun.

Normal insan gibi müzik dinlemek istiyorsun.

Sonra audiophile tayfa geliyor.

“Bu kayıtta yirmince saniyede sahnenin arkasında gitaristin sandalyesine otururken çıkardığı kumaş sesini duyabiliyorum.”

Öyle mi?

Ben de az önce duymadım.

Çünkü o ses yok demiyorum.

Senin onu gerçekten duyduğuna inanmıyorum.

Audiophile denen bazı saçma insanlar bir kulaklık takıyorlar.

Sonra duymadıkları şeyleri duyduklarını iddia ediyorlar.

“Müzigin dokusu değişti.”

“Üst frekanslarda kadifemsi bir uzama var.”

“Vokali dinlerken odanın arka tarafını hissediyorum.”

2000 TL’lik kulaklıkta olmayan şey, 20.000 TL’de birden ortaya çıkıyor

İşin en komik tarafı fiyat.

Bir kulaklık 2.000 TL.

“Fena değil.”

10.000 TL’lik model geliyor.

“Detay seviyesi inanılmaz.”

30.000 TL’lik model geliyor.

“Ses sahnesi mükemmel.”

50.000 TL’lik model geliyor.

“Sanatçı odada.”

100.000 TL’lik sistem geliyor.

“Konser salonunun akustiğini duyuyorum.”

E biraderim.

O kadar ses duyuyorsan sanatçıyla aynı odada mısın?

En iyi audiophile kulaklık diye bir şey ararken bazılarının vardığı yer müzik dinlemek değil, fiyat etiketini dinlemek.

İnsan kulağının sınırı diye bir şey var

İnsan kulağı sınırsız değil.

Bunu söyleyince audiophile tayfanın bir kısmı hemen sinirleniyor.

Çünkü bütün sistemin üzerine kurulduğu romantik hikâyeyi bozuyor.

İnsan kulağının duyabildiği bir frekans aralığı var.

Üstelik yaş ilerledikçe yüksek frekansları duyma kapasitesi de düşüyor

“Bu tweeter 30 kHz’de inanılmaz .”

diyor.

İnsan kulağının üst sınırının çok ötesindeki bir frekanstan bahsediyorsun.

Ama ürün açıklamasında 40 kHz yazıyor diye onu da dinlediğini sanıyorsun.

İnsan kulağı kaç Hz duyar diye merak eden herkesin önce bunu öğrenmesi gerekiyor.

Sonra 50 kHz destekleyen kulaklıkla övünmenin ne kadar saçma olduğunu anlamak kolaylaşır.

“Ben farkı duyuyorum”

Audiophile dünyasının dokunulmaz cümlesi.

“Ben duyuyorum.”

Tamam.

Nasıl test ettin?

Aynı ses seviyesi mi?

Aynı kayıt mı?

Aynı kaynak mı?

Kulaklıkların ses karakteri aynı mı?

Hangi kulaklığın çaldığını biliyor musun?

Insan beyninin beklentiden etkilenmesi diye bir gerçek var.

10.000 TL’lik kulaklık taktığını biliyorsan “daha iyi” duyman çok şaşırtıcı değil.

Beyin zaten senden bir fark bekliyor.

Kulaklığı görmeden aynı farkı duyabiliyor musun?

Bir kulaklığı sana gösterirsem:

“Bu 25.000 TL.”

Diğerini:

“Bu 1.500 TL.”

desem büyük ihtimalle beynin daha pahalı olanı daha iyi olarak değerlendirmeye başlayacak.

Çünkü artık sadece ses dinlemiyorsun.

Fiyatı da dinliyorsun.

Markayı da biliyorsun.

İnternette okuduğun yorumları da biliyorsun.

“Üst frekansları ipeksi.”

“Orta frekanslar organik.”

“Kablonun sahnesi açıldı”

Burada audiophile evreni tamamen başka bir boyuta geçiyor.

Kulaklık kablosu değişiyor.

Bir anda:

“Ses sahnesi genişledi.”

“Enstrüman ayrımı arttı.”

“Vokal daha önde.”

Kablo.

Bildigin kablo.

Sonra biri 5.000 TL’lik kablo takıyor ve sanki stüdyonun duvarı yıkılmış gibi anlatıyor.

Audiophile kablo farkı konusunda yapılan bazı iddialar gerçekten insanı düşündürüyor.

Çünkü burada artık müziği değil, aksesuarı dinlemeye başlıyorsun.

Hoparlör ayağı bile felsefeye dönüşüyor

Hoparlörü standa koyuyorsun.

“Ses açıldı.”

Standı değiştiriyorsun.

“Sahne yükseldi.”

Altına başka bir malzeme koyuyorsun.

“Enstrümanların siyah arka planı ortaya çıktı.”

Siyah arka plan ne amk?

Müzik dinliyoruz.

Fotoğraf çekmiyoruz.

Audiophile hoparlör standı gerekli mi diye araştırırken karşına çıkan bazı anlatımlar gerçekten bilimkurgu gibi.

Hoparlör fiziksel olarak doğru konumlandırılmalı.

Titreşim kontrolü önemli olabilir.

Oda akustiği önemli olabilir.

Ama her aksesuar değişikliğini mucize gibi anlatmanın da anlamı yok.

Oda akustiğini unutup kablo konuşuyorlar

Audiophile sistemlerde büyük mevzulardan biri oda.

Duvarlar.

Yansımalar.

Hoparlörün konumu.

Dinleme noktası.

Bunlar gerçekten ses üzerinde ciddi fark yaratabilir.

Ama bazen 30.000 TL’lik kablo konuşuluyor.

Hoparlör duvara 20 santim mesafede.

Oda bomboş.

Duvarlar çıplak.

Ulan önce hoparlörü odada düzgün bir yere koy.

Oda akustiği hesaplama diye bakarsan, kablo değiştirmekten çok daha ciddi mevzularla karşılaşırsın.

“Detay arttı” saçmalığı

Audiophile yorumlarının yarısı “detay” kelimesinden oluşuyor.

“Detay inanılmaz.”

“Microdetail arttı.”

“En küçük sesi duyuyorum.”

“Parmakların enstrümana dokunuşunu duyuyorum.”

96 kHz, 192 kHz, 384 kHz…

Bir de çözünürlük yarışı var.

24 bit.

32 bit.

96 kHz.

192 kHz.

384 kHz.

Sonra 768 kHz.

Nereye gidiyoruz?

24 bit 192 kHz ses farkı diye arama yaptığında insanların inanılmaz iddialarına rastlamak mümkün.

Daha yüksek sayı otomatik olarak insan kulağında daha iyi ses anlamına gelmiyor.

Ama audiophile dünyasında büyük sayı görünce heyecanlanılıyor.

32 bit.

192 kHz.

384 kHz.

Sanki ses kalitesi ekran kartı benchmarkı.

MP3’ten FLAC’a geçince hayatı değişenler

Flac mı mp3 mü teknik olarak tartışılabilir

Ama her kaydı iki saniye dinleyip:

“FLAC’ta sahne üç metre açıldı.”

demek başka bir şey.

Dün 320 kbps MP3 dinleyen adam, bugün FLAC açıp bir anda:

her şey müthiş net diye geziyor.

FLAC kayıpsızdır, MP3 kayıplıdır.

Ama FLAC açınca sanatçının stüdyodan çıkıp kulağına fısıldaması gerekmiyor.

MP3’ten FLAC’a geçince hayatı değişen tek şey genellikle dosya boyutudur.

İ

En pahalı sistem en iyi sistem değil

Bu sektörde fiyatın kaliteyle beraber sonsuza kadar yükseldiğine inanmak da ayrı bir hata.

1.000 TL.

5.000 TL.

20.000 TL.

50.000 TL.

100.000 TL.

Bir noktadan sonra ödediğin paranın çok büyük kısmı gerçek kullanım deneyiminden ziyade ürünün kendisine, malzemesine, markasına ve lüks tarafına gidiyor.

Kulaklık artık ses cihazı olmaktan çıkıyor.

Koleksiyon ürünü oluyor.

“Bu kablo Japonya’da elle yapılıyor.”

Tamam.

Müziğin daha iyi mi oldu?

“Bu kulaklığın kasası özel alaşım.”

Güzel.

Şarkı daha mı güzel çalıyor?

“Bu DAC 500.000 TL.”

Tamam da MP3’ü yine sen dinliyorsun.

Sonuç

Audiophile dünyasında gerçekten işe yarayan şeyler var.

Ama bir noktadan sonra olay tamamen saçmalıyor.

Kulaklık alıyorsun.

Sonra kablo.

Sonra DAC.

Sonra amfi.

Sonra stand.

Sonra titreşim ayağı.

Sonra özel elektrik filtresi.

Sonra başka kablo.

Sonra başka DAC.

En sonunda müzik dinlemek için 200.000 TL’lik sistem kuruyorsun.

Ve hâlâ:

“Biraz daha detay lazım.”

diyorsun.

Audiophile kulaklık abartısı tam olarak burada başlıyor.

İnsan kulağının sınırları var.

Beynin yanılabiliyor.

Beklenti sesi etkileyebiliyor.

Fiyat algısı devreye girebiliyor.

Ve en önemlisi, kör test yapılmadan ortaya atılan “ben bunu duyuyorum” iddialarının önemli bir kısmı sadece iddia olarak kalıyor.

Bir kulaklık güzel çalıyorsa güzel çalıyordur.

Hoparlör iyi ses veriyorsa iyi ses veriyordur.

Ama 5.000 TL’lik kablo takınca sanatçının stüdyoda ayağını yere vurduğunu duymaya başladıysan bir dur.

Belki ses değişmedi.

Sen audiophile oldun.

Yorum yapın